“En büyük mutluluk, insanın kendi tuttuğu balığı pişirmesi hele de o balık büyük olursa..."

Bu başarı öyküsü Ünyeli bir anne-kız olan Şimşek’lere ait. Sıla, Ankara’da üniversite son sınıfta okuyor. Nedime Hanım ise üç çocuklu bir ev hanımı. Ayrıca eşinin restore ettirip dört yıl önce butik otel olarak işletmeye başladığı bir konağın tüm işleri de ondan soruluyor. Bir gün Sıla, Ankara’dan annesini arayıp “Seninle birlikte bir iş kuralım” diyor ve bu telefon her şeyi değiştiriyor. Bir kavanoz dağ çileği ve bir hayalle başlayan Sebile Hanım Doğal Ürünler markası da işte böyle doğuyor.

İş kurma fikri nereden doğdu?

Sıla Şimşek (SŞ): TOBB Gümrük Turizm İşletmeleri’ndeki stajım sırasında işyerimde organik ürünlerden bahsediyorduk bir gün. Yediğimiz gıdalar doğal değil, sağlıksız besleniyoruz filan diye. Bir ayağımız Ünye’de olduğu için bundan nasıl bir fırsat yaratabilirim diye düşündüm. Annemin yıllardır hünerli elleriyle mutfakta yarattığı lezzetler geldi aklıma ve onun doğal reçellerinin büyük şehirlerde ne kadar makbule geçeceğini fark ettim.

Nedime Şimşek (NŞ): Günlerden Çarşamba’ydı hiç unutmuyorum, Sıla aradı beni. “Anne reçel yapar mısın ben satacağım” diye. İlkönce bana şaka gibi geldi. Sinirlendim hatta, az işim varmış gibi diye söylendim.  Yine de tamam bakarız dedim ve denemeye karar verdim. Birkaç kavanoz dağ çileği reçeli yaptım şehirlerarası otobüslerle kızıma yolladım.
 
SŞ: Staj yaptığım yere birkaç numune reçel götürdüm. Herkes çok beğendi ve üçer-beşer almaya başladılar. İnsanların dikkatini çekmek için koliyle gidiyordum işyerine, sabah asansöre biniyordum. Herkes kahvaltı yapmadan evden çıkmış, işe koşmuş oluyordu. Reçelleri görünce ağızları sulanıyordu ve satışlar epey arttı.

NŞ: Dağ çileği ömrü çok az ve işlenmesi çok zor bir meyve; sadece 15 gün kadar bulunabiliyor ve kolayca zedelenebiliyor. O yüzden de az miktarda reçel üretebiliyoruz. Bunun üzerine ürün listemize önce portakal kabuğu ve daha sonra vişne reçellerini ekledik.
 
Derken mevsimine göre fındık, tereyağı, mantı, erişte, tarhana, turşu gibi ürünleri de dâhil ettik. Ardından toptan satışa geçmek için girişimlerde bulunduk. Herkes reçellere bayılıyordu ama orada önümüze bir engel çıktı. Restoran ve kafe sahipleri üretim kalite izin belgesine sahip olmadığımız için bizi geri çevirdiler. Ümidimiz kırıldı ve bu işten vazgeçmeye karar verdik.
 
SŞ: Bize bu belgeleri çıkarmanın çok masraflı olacağını söylediler. Bu işe ben kalkıştığım için hiç param da yok, 10-15 milyar harcamam gerektiğini duyunca yıkıldım. Öğrenciyim sonuçta ben, bunun için ailemden de bir şey isteyemem. Öylece kalakaldık. O sırada babam KOSGEB’in kadın girişimcilere verdiği eğitim ve karşılıksız maddi destekten bahsetti.  Öyle olunca annem başvurmaya karar verdi.
 
Nasıl bir destek bu?
 
NŞ: 30 milyar civarında bir para veriyorlar. Projenizi sunuyorsunuz, olumlu bulunursa üç haftalık eğitime katılıyorsunuz.  Krediye hak kazanırsanız tüm harcamalarınızı faturalandırmanız ve işletmenizi en az dört yıl ayakta tutmanız gerekiyor. Kurs bitince belgelerimi sundum, dükkânımı ve internet sitemizi açmak için hazırlıklara başladım. Tarım Bakanlığı’ndan izinlerimiz çıktı ve üretime başladık.
Ve satış-pazarlama işinizi büyüttünüz…

NŞ: Ünye küçük bir yer ve neredeyse tüm kadınlar bizim sattığımız ürünleri zaten evlerinde yapıyorlar. Ama yeni nesil bilmiyor ya da vakti yok. Reçeli Reçel Yap’la, turşuyu Turşu Yap’la yapıyor. Bizim hedef müşteri kitlemiz de işte çoğu büyük şehirlerde yaşayan bu insanlar oldu. Çünkü bizim reçellerimiz ve diğer tüm ürünlerimiz dalından kopmuş meyve ve sebzelerle, gerçek şekerle, katkı maddesiz yapılıyor ve mutlaka cam kavanozlarda satılıyor.  Şimdilerde ambalajlama, kapaklama gibi işleri makineleştirme safhasındayız, internet sitemizi son haline getirmeye çalışıyoruz.  İnşallah hayırlı olur. Aslında her şey bir hayalle başladı, Sıla’ya diyorum ki hep, ilerde bizim kitabımız yazılacak, bu işe nasıl başladık, nereden nereye geldik diye. İnsanın elleriyle ürettiklerinin beğenilmesi çok güzel bir şey ama bir de sürüm de satış da olursa işte o zaman harika oluyor.

Anne-kız bir marka yaratmanın hazzını yaşıyorsunuz sanırım…  Ürünlerinize ve aynı zamanda otelinize adını veren Sebile Hanım sizin babaanneniz, değil mi?

SŞ: Evet ve aslında her şeyi, şu anda aramızda olmayan babaanneme borçluyuz. Otelimizin adını o vermişti zaten annemle ben reçellerimizin de onun adını taşımasını istedik.

Nasıl geri dönüşler alıyorsunuz satışlarınızdan?

NŞ: Sıla hamile bir hanıma dağ çileği reçeli satmıştı, bir ay sonra dört kavanoz daha istedi. Hiç tanımadığımız birisi. 

SŞ: Ben bir hocama götürmüştüm hediye olarak. Bir süre sonra bana dedi ki “Ben normalde kahvaltı yapmayan biriydim artık evden çıkmadan mutlaka karnımı doyuruyorum. Kendimize sınır koyduk yoksa kavanozu üç günde bitirmemiz işten bile olmaz”.
 
Bunlar insanı motive ediyor tabii.
 
İşin bir de yaratıcılık kısmı var tabii. Hepimiz biliriz ki ev kadınlığı dayanıklılık ve ciddi performans gerektiren bir uğraş. Sizin buna ek olarak bir de oteli yönetmek gibi zor bir işiniz daha var. Ve sanırım ailesi için çalışan pek çok kadın gibi bunların karşılığında şahsınıza özel bir kazanç sağlamıyordunuz. Oysa şimdi emeğinizin karşılığını para kazanarak da alıyorsunuz. Size ne hissettiriyor bu?

NŞ: Ben hep ayaklarımın üstünde durmak istedim. Kendi paramı kazanmak, emeğimin karşılığını almak içimde ukde kalmıştı. Tabii biraz geçmişe dayalı bu. Babam beni liseden sonra okutmadı.  Bu benim sırtımdaki en büyük kamburdur. Babama hep  “N’olur ben de okuyayım” dedim.  Öğretmen olabilirdim mesela, ya da resmim çok güzeldi, güzel sanatlar eğitimi alabilirdim. Ama olmadı. Babamın “Benim kızım okumaz” veya “Kızlar okumaz” zihniyetini kıramadım. O yıllarda ya okuyacaksın ya da evleneceksin, ben de küçük yaşta evlendim. O yüzden de çocuklarımın okumasını çok istedim ve bunun için elimden geleni yaptım. Çok şükür isteğim oldu, büyük kızım Hukuk’u bitirdi, Sıla Uluslararası İlişkiler’i bu yıl bitiriyor, en küçük oğlum da Hukuk’ta okuyor.
Evlendikten sonra hiç ev dışında çalışmış mıydınız?
 
Hayata eşimle birlikte atıldık. O kafeterya açtı, tatlıları evde ben yaptım. Pansiyon işlettik, çamaşırları evde yıkadım, ütüsünü yaptım ama sonuçta ben hep yardımcıydım. Kendi işimin patronu değildim, hep hazır balığı pişiriyordum. Oysa ki insanın kendi tuttuğu balığı pişirmesi en büyük mutluluk değil mi? Hele bir de en büyük balığı tutarsanız. Eşim dört yıl evvel bir butik otel açtı, ben hala ona yardım ediyordum. Kendime ait bir işim yoktu. Ta ki kızım bana o telefonu açana kadar. Hangi reçelleri yapayım, kapakların üstünü nasıl süsleyeyim, desenli kumaşlar, organze kurdeleler derken ürünler ortaya çıktı ve satışa sunuldu. İnsanlar mutlu olup birbirlerine tavsiye ettikçe hem kızım mutlu oldu ve para kazandı hem de ben emeğimin karşılığını aldım. Kızım sayesinde seneler sonra hayallerime kavuşacağımı hiç düşünemezdim. Kadınların para kazanınca kendilerine güveni artıyor, bu çok önemli. Ayaklarının üzerinde durmak çok güzel bir şey, erkeğe bağımlı kalmamak en güzeli. 

Yanınızda çalışanlarla ilişkileriniz nasıl?

İnsanlarla ilişkilerim genelde çok iyidir. Yanımızda çalışanlarla da ilişkilerimi her zaman sevgi ve saygı çerçevesinde sürdürmüşümdür.  Sonuç olarak orası bizim olduğu kadar onların da ekmek teknesi, evidir. Bu şimdi de bu şekilde devam ediyor.
Sıla, siz de evlenme hazırlıkları içindesiniz, kariyerinizin başındasınız ve bir iş sahibisiniz artık. Genç bir kadın girişimci olmayı da sizden dinleyelim.
 
Bu tamamıyla benim işim demeyelim. Ben başlattım ama annemin emeği çok büyük. Çünkü üreten, sabahın dörtlerine kadar atölyede kalan o. Sadece reçel değil annem aynı zamanda çok güzel yemek, pasta ve meze de yapan bir anne. Yaptıklarının beğenilmesi çok hoşuna gidiyor, sadece para için yapmıyor bunu. Ürünlerimiz butik otelimizde de kullanılıyor ve bazı geri dönüşleri birebir alabiliyoruz bu sayede.  Ben sadece fikri ortaya attım ve elimden geldiği kadar da pazarlama ve satış aşamasında yardım etmeye çalışıyorum. İstanbul pazarıyla temas halindeyiz şu sıralar. 
 
Nedime Hanım son olarak sizin gibi kendi işini kurmak isteyenler için ne söylemek istersiniz?
 
Aslında işin özeti şu: Doğdum; Aytekin Barutçu’nun kızı olarak… Evlendim; Hasan Şimşek’in eşi olarak… Ama şimdi bir işim var ve artık Nedime Şimşek olarak anılmak istiyorum.  Tüm kadınlara cesur olmalarını ve ayaklarının üzerinde durmak için çaba göstermelerini tavsiye ederim.