Ayın Röportajı’nın bu ayki konuğu, son günlerde ev sahipliği yaptığı EXPO ile gündeme gelen Antalya’nın Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Davut Çetin.

Röportaj: Emel Lakşe

 
Antalya, Akdeniz Bölgesi ile özdeşleşmiş bir kentimiz. İlk akla getirdiği sektör de turizm. Ancak turizmin yanısıra narenciye, yaş meyve sebze gibi yüksek oranda ihraç ettiği ürünleri de var. Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı olarak bize biraz üye profilinizden bahseder misiniz?
 
Antalya 1990’lardan itibaren müthiş bir gelişim kaydetti. Antalya’nın 25 yılı, nüfusun 2, merkez ilçe nüfusunun 3, otomobil sayısının 4.5, yabancı turist sayısının 15, tarım üretiminin 2, ihracatımızın 20 kat arttığı bir dönemdir.  Bu dönemde Antalya dünyanın en büyük turizm destinasyonlarından birisi olmuş ve bırakın şehirleri ülkelerin turizm rakamları ile yarışan pozisyona gelmiştir. Antalya değer bakımından Türkiye birincisi olduğu tarım üretiminde de ülkelerle karşılaştırılacak noktadadır. Türkiye örtü altı tarımsal üretimin alanlarının yarısı Antalya’da bulunmakta, örtü altı domates üretiminin %63’ü, hıyarın %49’u, biberin %58’i, patlıcanın %55’i kentimizde yapılmaktadır. Türkiye mantar üretiminin % 52’si, portakalın ve muzun %27’si, avokadonun %79’u, yenidünyanın %42’si, keçiboynuzunun %40’ı Antalya’da gerçekleştiriliyor. Antalya, büyük oranda tarım ve turizme dayalı olarak büyüyen bir ekonomi olduğu için ağır sanayi tesislerine ev sahipliği yapamıyoruz. Organize Sanayi Bölgemiz de çevreci yapısı ile adından söz ettiriyor, bu konuda Türkiye’nin en iyilerinden birisi olduğunu aldığı Çevreci OSB ödülleri ile de gösteriyor. Serbest Bölgemiz lüks yat üretimi ile markalaşma yolunda hızla ilerliyor. Antalya’dan yılda 1 milyar dolar düzeyinde ihracat yapıyoruz.

134 yıllık köklü bir geçmişe sahip olan Antalya Ticaret Sanayi Odası, 50 bine yaklaşan sayıdaki üyesi ile bu muazzam ekonomik büyümeyi sergileyen kent ekonomisinin çatı kurumu. Her sektörden temsilcilerin yer aldığı 49 meslek komitemiz bulunuyor. Bu 49 komitede sektörlerin sorunları ve çözüm önerileri masaya yatırılıyor, sektörlere vizyon çiziliyor ve Oda olarak bu doğrultuda çalışmalarımızı sürdürüyoruz. 

Antalya’da turizmin dışında son yıllarda en hızlı gelişen sektör hangisi?

Antalya ekonomisinin lokomotif sektörü turizmdir. Ardından tarım sektörü gelmektedir. Turizm açısından bu yıl karşımızda farklı bir tablo var ancak son dönemde Antalya her yıl 13 milyon düzeyinde turiste ev sahipliği yapmaktadır. Turizm sektörü kentimizdeki hemen hemen tüm sektörlerle iç içedir. Turizmdeki gelişmeler inşaat sektöründen, taşımacılık sektörüne, tarım sektöründen, ticarete hemen kemen bütün sektörlere yansımaktadır. Turizmin Antalya ekonomisine katkısı konaklama gelirinden çok, sektöre girdi temin eden, sanayiden ulaştırmaya ve ticarete kadar birçok sektörün turizme bağlı olmasından kaynaklanmaktadır. Tarım sektörü turizm etkisinin yanı sıra ülke içine ve ihracata dönük olarak büyüme sergilemiş, ancak bu büyüme üreticiye olması gerektiği kadar olumlu yansıyamamıştır. Tüm Türkiye’de olduğu gibi Antalya’da da inşaat sektörü diğer sektörlere göre daha kuvvetli bir yükseliş temposu sergilemiştir. Gösterge olarak sadece konut satışlarına baktığımızda bile son 7 yılda %159’luk bir artışın olduğunu görüyoruz. Antalya Serbest Bölgesi’nde lüks yat üretimi de bizi mutlu eden şekilde farklı bir noktaya gidiyor.

KOBİ’lerin en çok karşılaştıkları sorunlar neler sizce ve bunların aşılması için ne gibi önlemler alınmalı?

Türkiye’de resmi verilere göre 2013 itibariyle yaklaşık 2.9 milyon girişim veya şirket var ve bunların %99’u KOBİ yani 10 kişiden az çalışanı var. KOBİ’lerin çok büyük bir bölümünde verimlilik sorunu var ve rekabetçi yönetim yapısından yoksun olarak faaliyetlerini sürdürüyorlar. Üstelik bu yapı ile dev firmalarla rekabet etmek durumundalar. Hal böyle olunca da anormal bir gelir adaletsizliği karşımıza çıkıyor. Şöyle ki; Türkiye’de şirketlerin sayı olarak binde 3’ü ülke genelinde üretilen cironun yarısını, karın %59’unu alıyor. Nitelikli eleman sorunu yaşayan, bilgiye ulaşamayan, piyasayı izleyemeyen, kendini geliştiremeyen KOBİ’lerin bu sarmaldan kurtulması mümkün olmuyor. Bu duruma sermaye yetersizliği ve finansal kaynaklara erişim sorunu da eklenince açılan işletmeler hayatta kalamıyorlar.

KOBİ’lerin hayatta kalabilmeleri için kurumsal yapılarının güçlendirilmesi ilk şarttır. Sektördeki gelişmeleri yakından takip edebilen, finansal yönetimi doğru yapabilen, iş planlarını oluşturabilen ve vizyon belirleyebilen kurumsal kapasitelerin KOBİ’ler bünyesinde oluşturulması gerekiyor. Ayrıca finansal piyasalardan uygun koşullarda yararlanma imkânlarının sunulması, proje üretebilme ve uygulama kapasitelerinin artırılması, yurtdışı piyasalara açılma ve ortaklık kurma imkanlarının yaratılması, Ar-Ge ve inovasyon becerisi kazanabilmeleri için gerekli desteklerin verilmesi ekonomimizin bel kemiği olan KOBİ’lerin ayakta kalabilmeleri için olmazsa olmazlardır.

 

Günümüzde bir işletmenin olmazsa olmazlarından biri de teknoloji. Bu çerçevede Ar-Ge ve KOBİ ilişkisi için neler söylemek istersiniz?

Ar-Ge konusu aslında yalnızca KOBİ’lerin değil, tüm ülke ekonomisinin sorunu. Türkiye, 2023 yılına kadar Ar-Ge harcamalarının GSYİH’ya oranını %3 e çıkarmayı hedefledi. Nitekim bu oranda bir ilerleme yaşandı. Bugün %1’ler düzeyindeyiz. Ancak AB ortalaması %1.98, OECD ortalaması %2.40. Eğer rakiplerimiz bizden daha hızlı ilerliyorsa onları yakalama şansımız kalmıyor. Ar-Ge konusunda kaynak ayırmak da yeterli değildir. Bir vizyonun ortaya konması gereklidir. Kaynaklarınızı Ar-Ge’nin hangi alanında kullanacağınızı, dünya üretim zincirinin hangi halkasında olmak istediğinizi ortaya koymalı ve çalışmalarınızı bu vizyon doğrultusunda yürütmelisiniz. Ar-Ge harcamalarını ne için yapacağınızı bilmezseniz çok para harcamanın da hiçbir anlamı yoktur. Diğer taraftan tüm bu sistemin gelip dayandığı yer aslında eğitim sisteminden geçiyor. Ezberci anlayışı terk edip, eğitim sistemimizi sorgulayan, araştıran, daha iyiyi arayan mühendisler, bilim adamları yetiştiren bir sisteme dönüştürmemiz gerekiyor.
Ar-Ge-KOBİ ilişkisine gelince; bu bağı doğru kuramadığımızı söylemek için herhangi bir uzmanlığa gerek yok. Yıllardır üniversite sanayi işbirliği konuşulur durur. Ancak üniversitede üretilen bilgi üniversitede kalır ve ülkenin üretim gücüne olması gerektiği gibi katılamaz. Teknokentler bu noktada fark yaratmışlardır ancak daha çok mesafe kaydetmemiz gerekiyor. Aslında KOBİ’ler için Ar-Ge destekleri veren çok sayıda program da mevcuttur. Biz ATSO olarak üyelerimiz ile bu destekleri buluşturmak için eğitimler, bilgilendirme programları düzenliyor, duyurular yapıyoruz. KOBİ’lerimizi proje üretebilen kurumsal kapasiteye kavuşturmak için eğitim programları düzenliyoruz.

KOBİ’lerin finansmana erişmedeki sıkıntılarını nasıl aşabileceklerini düşünüyorsunuz?

Sermaye yetersizliği bugün birçok işletmenin karşı karşıya olduğu bir sorundur. Birçok girişimci, işletme doğru dürüst fizibilite yapmadan, göç yolda düzelir mantığı ile yola çıkmakta, bir süre sonra borç batağına saplanıp kalmaktadırlar. Türkiye’de ortaklık kültürü, diyalog ve uzlaşma kültürü maalesef gelişmemiştir. Bir sektörde üç kişi bir araya gelip bir şey yapamıyor. Aslında sermaye yetersizliğinin, doğru ölçekte üretim yapmanın, finansal imkanları geliştirmenin en kolay yolu ortaklık kültüründen geçmektedir. Bu konuda birçok kurumun da destekleri bulunmaktadır.

Odanız genç girişimcilere ve kadın girişimcilere destek anlamında uygulamaya koyduğu projeler var mı?

ATSO olarak kadın ve genç girişimciler konusuna özel önem veriyoruz. Türkiye’de 3 milyonu aşan işsizlerimizin 1 milyondan fazlası genç işsiz. Neredeyse her 5 gencimizden birisi işsiz. Diğer taraftan özellikle kadınlarımızı iş dünyasına çekmek için çok daha fazla gayret etmek durumundayız. Çünkü kadınlarımızın işgücüne katılım oranı %35 düzeyinde. OECD ortalaması %60’ların üzerindedir. Daha açık ifade etmek gerekirse Türkiye’nin kadınlarımızın üretmediği bir ekonomi ile yani tek kanatla uçma imkanı yoktur. TOBB yapısı altında Odamız koordinatörlüğünde Kadın ve Genç Girişimci Kurullarımız bulunuyor. Bu kurullarımız genç ve kadın girişimciliği özendirmek için faaliyetlerini yürütüyorlar. Bu vesile ile bugüne kadar çok sayıda eğitime, bilgilendirme toplantısına, girişimcilik yarışmalarına ev sahipliği yaptık, yapmaya devam ediyoruz.

Antalya ekonomisinin daha da gelişmesi için devletten ne gibi desteklere ihtiyacınız var?

Bu sorunun cevabı aslında çok uzun. Yapısal reform ihtiyacından, sanayi stratejisine kadar çok sayıda konu ekonominin gelişmesi kapsamında ele alınabilir. Ancak ben Antalya yerelindeki birkaç konuya değineceğim.

Antalya, Türkiye bütçesine katkı koyan birkaç kentten birisi konumundadır. Bu katkıyı daha da arttırmak mümkündür. Antalya ulaşılabilirlikte Türkiye’nin 16. kenti konumunda. Her yıl 13 milyon turiste ev sahipliği yapan bir kentin hızlı tren ve otoyol ağına bağlanması, bu kentte üretilen turizm gelirinin Kapadokya’ya, Pamukkale’ye, Konya’ya yani Anadolu’ya da yansıması demektir. EXPO vesilesi ile kentimize bir takım ulaşım yatırımları yapıldı ancak çevreyollarının tamamlanması da son derece önemli.

Diğer taraftan turizm için ülke ve kent imajı son derece önemli bir konu. Maalesef şu günlerde uluslararası medya kuruluşlarında arzu ettiğimiz haberler ile yer almıyoruz. Bu noktada devlet destekli bir imaj yenileme çalışmasına ihtiyaç var. Kentimiz, Türkiye’nin bugüne kadar ev sahipliği yapmaya hak kazandığı en büyük organizasyon olan botanik temalı EXPO’ya ev sahipliği yapıyor. Önümüzdeki süreçte dünyaca ünlü sanatçılar EXPO kapsamında Antalya’da olacak. Bu fırsatı Antalya imajını yenilemek için kullanmamız gerekiyor. Antalya isminin uluslararası arenada EXPO ile, dünya starları ile anılması için bir dizi reklam kampanyası yürütülmesi gerekiyor.

Yine bu süreçte Antalya ekonomisi tüm sektörler için Pazar ve ürün çeşitlendirmenin ne kadar önemli olduğunu yakından gördü. Turizmde ve ihracatta yeni pazarlara ihtiyacımız var. Bu noktada da devlet desteği son derece önemli. Yeni pazarlara ulaşmanın temeli güçlü havayolu bağlantılarından geçiyor. Havayolu firmalarının yurtdışından Antalya’ya direkt uçuşlar düzenlemeleri son derece önemli.